Birçok insan hiç başarısızlığa uğramaz çünkü hiç denemez. Norman MacEwan
Gözlerini açmadan, başucunda bulunan cep telefonuna ulaştı. Sabahın köründe deli gibi çalıyordu. Bu vakitte kim? Hiç saygıları yok mu bu insanların diye geçirdi içinden. Tek gözünü açtı ekrandaki yazıyı görmek istedi. Cep telefonu karanlıkta yanıp sönüyordu. Pazartesi sabahı olmuştu. Dün gece kurduğu saat onu sıcak yatağından kaldırıyordu. Arayan kimse yoktu. Tuşlara bir kaç kez basıp, kafasını yastığın altına koydu, yorganı üstüne çekti, cep telefonuna sırtını dönüp gözlerini sıkıca kapadı.
Yine bir iğrenç hafta başıydı. Bir kaç dakika yatakta durduktan sonra aniden kalktı. Ümitsiz ve yorgun omuzlarla banyoda yüzünü yıkadı, elbise dolabından en temiz gömleğini seçti. Ütüleyip ütülememe konusunda kararsız kaldı. Sonra kravatını taktı, yerdeki Cuma gününden kalan çoraplarını giydi. Sahne giysileri nerdeyse tamamdı. Elleri yüzüne gitti, sakalları ellerine batacak kadar uzamışlardı. Ceketini çıkardı, kravatını gevşetti, köpüğü hızlıca yüzüne sürdü, dikkatsizce traş oldu. Acele ile ceketini eline aldı, bağı çözülmemiş ayakkabılarını çekecek ile giydi, anahtarı üst üste iki kere çevirip kapıdan asansöre doğru yürüdü.
Hava kapalıydı: Yağmur yağacak gibiydi. Şemsiye almak için çok geçti. Apartmandan çoktan çıkmış, servisin onu alacağı köşeye doğru hızlı hızlı yürüdü. Cep telefonundan saatini kontrol etti. Servis kısa süre geldi ve somurtkan yüzlerle dolu kapısı açıldı. Kimse birbiryle konuşmuyor Pazartesi sabahının keyif dolu hüznünü yaşıyorlardı. Tüm yolcuların yüzünden düşen bin parçaydı. İçerde radyondan haber özetleri duyuluyordu. Tüm gözler birbirinden kaçarcasına pencerelerden dışarı bakıyordu.
Yeni bir hafta daha başlamıştı. Bilmem kaçıncı hafta. Hiç biri birbirinden farklı değildi. Büyük bir daire. Pazartesi günleri hüzünlü Cuma günleri sevinçli. Tatilde işi biraz özler gibi oluyor, ofise geldiğinde yine o kapalı mekan içinde sıkıntılar yaratıyordu. Tüm çalışanların yüzünde sahnede takındıkları maskeler vardı.
İş yerinde yükselmek için büyük bir politika ustası olmak gerekliydi. Çalıştığı izlenimini vermek diğerlerin önünde olduğunu bir üstüne kanıtlaması gerekliydi. Yıllar bu oyunlarla geçmişti. Geleceği yer belliydi. Aslında bu işi severek seçmemişti ama başka seçenek önüne gelmemişti. O da aramak eziyetine girmemişti. Artık belli bir düzeni vardı. Hayalleri için şimdiye kadar olanları bir çırpıda yok edemezdi. Sonuç olarak bir bölümün müdürüydü. Kartviziti çok gösterişliydi. Üniversite beraber okuduğu bir çok arkadaşı ile karşılaştığında rahatlıkla hepsine bu küçük karton parçalarını verebiliyordu. Bu buluşmalarda pozisyonunu ve işini sanki çok seviyormuşçasına anlatıyordu. Bir statüsü vardı. Bir de maaşı tabi. Kredi kartı borçlarıda. Tüm bunlar bir anda küçük bir fikir için bırakılamazdı. Geleceği meçhul bir basit, hayalden öte olmayan bir küçük fikir.
Servisin camından bakarken içinden bunları geçiriyordu. Bu fikirler ilk defa aklına gelmiyordu. Her sabah nerdeyse aynı düşünceler geçiyordu aklından. Minibüs durdu ve içindekiler doğruca binanın kapısına doğru yürümeye başladılar. Kurulu oyuncaklar gibi. Bir kısmı simit, poğaça almak için pastahanelere doğru dağıldılar. Hiç bir sabah istediği gibi kahvaltı edemiyordu. Masasının üzerinde bir kaç bisküvi atıştırıp ofis çayı içiyordu. Asansörde keskin sessizlik devam etti. Gözler birbirinden kaçırıldı. Sahte kısa gülüşler havaya saçıldı. Bir hafta daha böyle başlıyordu. Bilmem kaçıncı iğrenç hafta.
- “İyi haftalar hocam. Nasılsın hafta sonun nasıl geçti? Neler yaptınız anlat bakalım” dedi
- “Nolsun aynı Cumartesi akşamı Beyoğlu, Pazar sabahı açık büfe kahvaltı olayı sonra sinema ve tekrar burası”
- “Çok güzel nereye gittiniz kahvaltı için? Hangi film?”
Bu sohbet uzuyaca benziyordu. Kısa kesmek için;
- “Aynı hocam ya geçen haftakiler, filmde yeni gelenlerden birisiydi beğenmedim adını bile hatırlayamıyorum açıkçası, bir eposta gönderecektim sonra konuşuruz tekrar” diyerek mutfağın kapısına doğru yöneldi.
Elinde renkli sıcak kupası, plazanın sıcak yapay hava dolu koridorlarında ayakları istemeye istemeye masasına getirdi. Bilgisayarı açtı, şifresini tuşladı, kurumsal ağa girdi, eposta programına tıkladı, kahveden bir yudum aldı ve ilk ileti kutusuna düştü.
Gönderen: Korhan Genişyürek
Tarih: 24.Kasım.2008
Kime: Düşün Düşündür Eposta Grubu
Konu: Tavuklar ve Kartallar
Bu yazının internette birkaç farklı şeklini okudum. Yabancı kaynaklara göre bir kızılderili hikayesi, diğer yerlerde kaynak hiç belirtilmemiş. Tavuk suyuna çorba kitaplarından olacağını düşündüm ama esas yazara ulaşamadım. Neyse bu çok önemli değil zaten, siz aşağıdaki yazıyı sıkılmadan sonuna kadar okuyun.
Günü dolup, zaman geldiğinde yumurtanın içindeki kartal yavrusu kabuğunu kırmış ve dünyaya gelmiş. Bir tavuk çiftliğinde bulunduğunu ve kendisinin de çevresindeki yüzlerce tavuğun arasında olduğunu görünce, kendini de tavuk sanmış ve çiftlikteki tavuklarla birlikte, oda bir tavuk gibi büyümeye başlamış. Yalnızca o, kendisini tavuk gibi görmekle kalmıyor, çiftlikteki tüm tavuklarda onu bir tavuk olarak görüyorlar ve ona bir tavuk muş gibi davranıyorlarmış. Zaman zaman içinden;
- “Ben çevremdeki tavuklara benzemiyorum… acaba ben kimim? “diye soruyormuş.
Ama, bu kuşkusunu bir türlü dile getiremiyormuş. Ne de olsa o da bir tavukmuş ve tavuk olduğunu da bilmeli, kabul etmeliymiş. Bir gün çiftlikte öteki tavuklarla birlikte oyun oynarken, yukarılardan birkaç kartalın özgürce uçtuklarını görmüş. Kendini tutamamış, yüreğinde bir anda oluşan coşkuyla haykırmış:
- “Aman Allah’ım, ne kadar güzel uçuyorlar. Bende onlar gibi uçmak istiyorum…”
Tavuklar, onun bu sözlerine hep birlikte gülmüşler.
- “Sen bir tavuksun ve şunu asla aklından çıkarma; tavuklar kartallar gibi uçamazlar.”
- “Ah tanrım, ne olur, ben de onlar gibi uçabilsem… bende onlar gibi özgürce kanat açabilsem göklerde….”
O böyle konuştukça, bu kez çevresindeki tüm tavuklarda her zaman söyledikleri sözleri bir kez daha , bir kez daha yineliyorlarmış:
- “Vazgeç düşlerinden… sen tavuksun ve hep tavuk olarak kalacaksın….”
Küçük kartal, çevresindeki tavukların her gün birkaç kez yineledikleri bu sözlerinden öylesine etkilenmiş ki…. sonunda bir kartal gibi göklerde özgürce kanat açmak düşünden vazgeçmiş ve yaşamını bir tavuk gibi sürdürmeyi kabul etmiş ve bir tavuk gibi sürdürdüğü yaşamının sonunda bir tavuk gibi ölmüş.
Emre epostayı bitirdiğinde olduğu yerde kala kalmıştı. Göndereni tanımadığı için kızgın bir cevap yazmaya hazırlanırken, bu tavuk hikayesi oldukça etkilemişti. Ama yine de cevap vermek için parmakları klavyenin tuşlarına uzandı.